| Anlamak-Anlaşmak |
|
|
|
ANLAMAK-ANLAŞMAK
Meşhur atasözümüzü hatırlayalım “insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırmış.” Demek oluyor ki insanların konuştukça anlaşması, anlaştıkça kaynaşması gerekiyor. Üzülerek söyleyelim ki,
birbirimizi hiç anlamıyoruz. Anlasaydık bu kadar bölünme ve parçalanma olmazdı aramızda. Ayrı dilleri konuşan insanların anlaşamaması normal, ya aynı dili konuşan insanların anlaşamamasına ne demeli? Demek ki, aynı dili konuşmak yeterli olmuyor anlaşabilmek için. O zaman Mevlana’ya kulak vermemiz gerekiyor. Mevlana diyor ki “aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilirler” Öyleyse aynı duyguyu nasıl paylaşacağız? Bu, dünyada mümkün mü acaba? Mümkünse bunun yolu nasıl? Bir bilen bulsak da danışsak. İnsanlar menfaatleri söz konusu olunca, konuşanın dilinden anlamasa bile, el kol ve mimik hareketleri ile karşısındakinin bütün demek istediklerini, hemen anında anlayabiliyor, ne hikmetse. Biri konuşurken eğer anlamak istiyorsak iki kulak yetmez dört kulakla dinleriz, hoş, kulağımız da ikidir ama, buna rağmen bütün konuşulanları anlarız bir şekilde. Spor müsabakalarını anlatan spiker, sahada olup bitenleri bilmese ve duymasa bile, sporcuların el ve kol hareketlerinden ne demek istediğini , izleyenlere ve dinleyenlere pürüzsüz ve hatasız nakleder. Hatta son zamanlarda uzaktan dudak okuma yöntemi ile insanların anlaştığına şahit oluyoruz. Bu ne biçim anlayıştır ki, yan yana, karşı karşıya duran iki insanın anlaşamadığına bütün alem şahit oluyor ve kavga kıyamet kopuyor. Oysa ki bütün insanların mayası ve çamuru aynı, babası ve anası temelde bir olmasına rağmen.
İnsanlar pek çok kabiliyetlerle donatılmış, aklının yanında bir de hisleri var, sezgileri de cabası. Telepatilerden söz eden, fallardan hüküm çıkaran, içtiği kahvenin tortusundan gelecekten haber veren, reenkarnasyondan dem vuran, yüz yılların programlarını yapan insanoğlu her nedense, anlaşma ve anlama planlarını gerçekleştiremiyor, ya da anlaşılmak istemiyor. İnsan bir meçhul mü? Alexis Karrel’in dediği gibi. Yoksa insan, anlaşılmaması ve analiz edilmemesi için bir muamma mı? Allah Kur’anda, Hucurat süresi (13) “ Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” Esas olan insanların ve kitlelerin birbirlerini tanımaları, anlamaları ve kaynaşmalarıdır. Ayrıca tanışmaktan ve bilişmekten söz ediliyor. Birbirimizi anlamamız için tanışmamız gerekiyor. Hala tanışamadık mı? Lafa gelince biz bezm- i ezelden beri tanıştığımızdan söz ederiz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Hep yanlış anlaşılmaktan, ya da anlaşılamamaktan bahsederiz, her nedense anlamaktan hiç söz etmeyiz. Hatta ilave de ederiz beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı diye. Birbirimizi okumayı hiç düşünmeyiz, lakin birbirimizin canına okumayı iyi biliriz. Fikir sahibi olmadan bilgi sahibi oluruz, kitap okumadan her konuda alim kesiliriz. Barıştan söz açılınca hep açılır ağızlar birden, mangalda kül bırakılmaz. Çok iyi anlaştığını, çok iyi tanıştığını söyleyenler bile, çıkarlar bahis konusu olunca, “demek ki ben seni bugüne kadar anlayamamışım ve hiç tanıyamamışım” sözlerini ve cümlelerini dudaklarından şiir gibi döktürür insanlar. Dedeler, babalar, eşler, çocuklar, iş ortakları ve iş arkadaşları, dostlar, amir memur, sevildiğini ve sevdiğini zannedenler, aşıklar maşuklar, milletler ve devletler birbirini bugüne kadar hiç anlamadığı için sorunlar üst üste yığılmıştır. İlişkiler de pamuk ipliği ile bağlı olduğundan, zayıflığı nedeniyle birden kopmuş, gerçekten anlaşamadığımız ve tanışamadığımız ortaya çıkmıştır. Sadece yediği içtiği ayrıdır dediğimiz insanlar bile, bırakın aynı dünyada yaşayanları, aynı evi hatta aynı odayı paylaşanların bile anlaşamadıklarına şahit oluyoruz. İnsanlar bedenleri ile değil, ruhları ile belki anlaşabilir, bir şartla, o da ruh dünyalarını temiz ve objektif kanallara ayarlamak suretiyle. Bir de içimizde besleyip büyüttüğümüz benleri atıp, yerine bizleri yerleştirmek şartıyla. Benim, deyince kavgalar ve anlaşmazlıklar başlıyor, biz desek anlaşmazlıklar sona erebilir. Benim dediğim doğru, gayrısı yanlış deyince de barış olmuyor, solo yerine koro halinde bizim dediğimiz doğru demek gerekiyor galiba. Fakat, tecrübeler gösteriyor ki, anlaşma ve barış yine gerçekleşmeyecek, vefasız, acıklı, ihtiyar ve fani dünyada. Ayrı telden çalanlar aynı sesi çıkaramazlar, aynı telden çalanlar ancak aynı sesi çıkartırlar. Bacalar ne kadar eğri olursa olsun mutlaka dumanı doğru çıkar, eğri bacalardan eğri dumanın çıktığı görülmemiştir. Ayrı düşünmekten, ayrı yollardan gitmekten dolayı insanların anlaşamadığı asla söz konusu olmamıştır. Aynı düşünceyi paylaşmasa da saygı duymadığı, aynı yollarda yürümeyi beceremediği için de insanların sürekli anlaşmazlıklar denizinde yüzdüğünü ve birbirini boğmaya çalıştığını görürüz, biz de içinde buna dahiliz. Her insan dünyaya geldiği zaman bir insana muhtaç, demek ki, doğuştan insanlar mutlaka birbirine muhtaç. Bu muhtaç varlıklar, büyüyünce neden anlaşma ve birbirini anlama ihtiyacı duymazlar acaba? Burunları büyüdü desek ayıp etmiş oluruz, artık çocukluk devresi bitti, kocaman adam oldunuz, anlaşın ve birbirinizi anlama zamanı geldi desek, hata mı etmiş oluruz, diye de düşünüyorum. İnsanların bu yaşlı dünyada, hizmet ve iyilik noktasında, birbirine yardım konusunda anlaşmazlığa düşüp de kavgaya tutuştuklarına şahit olanınız olmamıştır. Bütün mesele ben ve sen kavgası, bir de yine sen ve ben yarışması ve kapışması ve tabii olarak da neticede anlaşmazlıklar, tartışmalar, kavgalar, durdurulamayan savaşlar ve acı sonuçlar. Aslında anlaşmazlıklar ADEM Peygamberin çocukları Habil ile Kabil arasında başlamış, genlerimize yerleşmiş ve hala devam ediyor, duracağa da benzemiyor.
Bizim bilmediğimiz bir husus var: O da, biz anlatınca ya da konuşunca karşımızdakine her şeyi anlattığımızı ve onun da anladığını sanıyoruz. Oysaki, önemli olan sizin çok güzel ve çok iyi anlatmanız değil, sizi dinleyenlerin ne anladığı, konuşulanların ne kadarını anladığıdır. Temel ve Dursun marangozluk yapmaktadırlar, bilirsiniz marangozlar kalemlerini kulaklarının üstüne koyarlar, marangozlukta bu bir gelenektir. Temel Dursun’a sorar, “ula Dursun kalem nereye dur? “ Dursun da, “kulağının üstüne dur” der. Dursun, “Ula Temel net konuşmayı bir türlü öğrenemedin,” der. “Şunu açık söyle kalem, sağ kulağımın üstünemidur, yoksa sol kulağımın üstüne mi?” Herkes net konuşmalı, yanilerle, şunu demek istediydim, yok şunu kastetmiştim, yok onu demek istememiştim, yok yanlış anlaşıldı, demeye gerek kalmadan sade anlaşılır ve net ifadelerle, meramını anlaşılır biçimde ifade etmelidir insan. Acaba bu kelimeyle neyi kastetti, ne demek istedi, neyi amaçladı gibi soru işaretlerine yer vermeden ve insanların zihinlerini meşgul etmeden, tane tane ve muhatabını incitmeden konuşmalı insan. Yanlışlıkla, adına kaza deseler de, pek çok insan ölüyor bu dünyada, yanlış anlaşılmadan dolayı. Özür dilemek de ölenleri geri getirmiyor. Anlamak, anlatmak, dinlemek ve anlaşmak, bu kelimeler çok önemli ve hepsi de insanlara yönelik. İnsanlar bu kavramları kullanırlar, aralarında anlaşabilmek için. Dinlemeden hüküm verdiğimizden, anlamadan karar aldığımızdan, anlatmaktan korktuğumuzdan, içimizdekileri ifade edemediğimizden anlaşma sağlayamadık aramızda. İnsanları ölünce anlıyoruz, ne yazık ki ölen bizi anlayamıyor, biz onu anlasak ta. Anlaşılmak ve anlamak için ölmek mi lazım? Çünkü konuşan dilleri artık konuşamıyor, biz onları anlasak ta nafile. Öldükten sonra anlaşma bir şey ifade etmez, ölmeden önce anlaşmak gerekiyor. Aksi takdirde ölenlerle, anlaşamadan ve anlaşılamadan aramızdan ayrıldığı için alacaklı duruma geliyor, bu daha vahim. Gelin ölüm bizi anlaştırmadan, biz kendi kendimize anlaşalım da birbirimize borçlu kalmayalım. “ Anlayana bir söz yeter, anlamayana çok söze gerek yok” derken, “anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” da demişler. “Saz” söze dönüşmüş, çünkü sivri sinek saz çalarken, “seni ısıracağım” diye kendince konuşuyor, tedbirini al demek istiyor. Biz de bazen, şöyle demek istiyorum demezmiyiz? İşte sinekte meramını böyle ifade ediyor, ısırınca daha iyi anlıyoruz ne demek istediğini. Bizler kendimizi anlatamamaktan ve anlaşılamamaktan hep birbirimize dert yanarız. Öyleyse oturup anlaşalım, anlaşamadıklarımız hususunda. Anlatmak ve dinlemek bitebilir, bitmeyen anlamak ve anlaşmaktır. Anlaşmalar sona erse de anlaşılmayı yine beceremedik, anlaşamadığımız için anlaşmalar sona ermiştir. Ölünce anladığımızı anlıyoruz lakin aslında anlaşılmayacak ve paylaşılmayacak bir şeyin olmadığını anlıyoruz, fakat geç kaldığımızı geç anlıyoruz. Yunus “ gelin tanış olalım/ işi kolay kılalım/ sevelim sevilelim/ bu dünya kimseye kalmaz” demiyor mu? Belki de bir birimizi ya iyi tanımıyoruz, ya da iyice tanışmak istemiyoruz. Anlasak da birbirimizi anlamamış gibi görüntü veriyoruz. Netice itibariyle anlatmanın ve anlamanın meyvesi anlaşmaktır. Anlamak için dinlemeye, dinlemek için de anlamaya çalışmak gerekmez mi? Anlatmak zor ama dinlemek daha zor, ya anlaşmak hepsinden zor. Biz zor olanları seviyoruz galiba. Anlayışımızı sevsinler. |
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 20 Nisan 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





